22 Ekim 2010 Cuma

Baba, Oğul ve Kutsal Ruh (Motosiklet)

Motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet hayattır.
Birçok babanın korkusu oğlunun motosiklete binmesidir. Ölümden ve başka her türlü tehlikeli durumun çocuklarının başına gelmesinden korkarlar. Benim senin başına gelmesinden en çok korktuğum şey ise hayatın zevklerini almadan yaşayan bir eğrelti otu olmandır.
Eğer yapmak istediğin şey orada duruyorsa ve aranızda bir tehlike dikilmişse, senin yapman gereken o tehlikeyi bertaraf edip, istediğin şeye ulaşmaktır. İşte bunu yapamazsan hayatın ancak bir eğrelti otununki kadar heyecanlı olabilir.

Motosiklete bin oğlum, ama dikkat et, motosiklet tehlikelidir.
O tehlikenin üzerine aptal gibi gitme. Unutma Sun Tzu der ki; "Kötü komutanlar önce savaşa girer, sonra nasıl kazanacağını düşünürler; iyi komutanlar önce nasıl kazanacağını bulmadan savaşa girmezler". Önce viraja girip de sonra nasıl çıkacağını düşünen aptallardan olma. Tehlikeleri en küçüğüne kadar bertaraf et.
Hep tam koruma kullan, bakımsız motorla yola çıkma, alkollü ya da yorgun binme, kafan bozukken taksi tut, bilmediğin yolda risk alma, diğer araç sürücülerinden köşe bucak kaç. Tehlikeleri nasıl dibine kadar bertaraf edeceğini bilemiyorsan sakın motosiklete binme, çünkü o zaman bu işi beceremezsin demektir.

Motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet aşktır.
Sadece kızlardan bahsetmiyorum, motosiklet macerası yaşam aşkıyla doludur. Güneşi batıracağın yeri bilmek, üzerinde yaşadığın toprakları karışı karışına gezmek, her yaş ve meslekten insanla yolunu paylaşmak ve bindiğin makinenin üzerinde sanki çığlık atarmış gibi kopup gitmek, hayatı dibine kadar yaşamak, ancak bu araçla mümkündür.
Motosiklet macerasının içinde yaşam aşkı olmayan insanların tek yaptığı ise teknik detayları birbirlerine anlatarak kocaman, yararlı ama sıkıcı bir ansiklopediyi yaşayıp gitmektir.
Aşkın ucunu bırakma, heyecanlı ve renkli ol, sıkıcı olma. Sıkıcı olacaksan arabaya binip, hafta sonları futbol, akşamları ana haber seyrederek yaşayabilirsin, motosiklete ihtiyacın yok.
Günü yakalamayı bil oğlum, motosiklet senin yaşama enstrümanındır.
Kızlardan bahsetmiyorum dediysem, o kadar da demedim tabi. Hani bazen pembe bir vespa üzerinde pembe kaskla kuğu gibi giden pembe pantolonlu bir kız görürsün ya? Git yanaş, merhaba de ona. Orta parmağı gösterirse, kıza efendi gibi bir selam çakıp gazla bana gel, ensene bir tane patlatayım, sonra bira içmeye gideriz. Hayatı böyle yaşayacaksın işte, öküz gibi, ödlek gibi değil. Hem efendiliğini bozmayacaksın, hem de çılgınlığını koruyacaksın.
Ha hoşlandığın bir kız mı buldun? At motorunun arkasına, Datça'ya götür onu, Knidos'un sularıyla yıka. Can Yücel'in en sevdiğin şiirlerini okurken batan güneşi izlet ona, Domuzbükü'nde yıldızları ört üstüne uyusun. Sonra bu macera için bana teşekkür edeceksin. 

 

Motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet isyandır.

İnsanlık tarihi popüler kültürler ve onlara tepkiyle gelişen kültlerle doludur. Rock tarihi, 68 kuşağı, Avrupa bohemleri, Beatnick'ler hep aynı heyecanla tutuştular. Bugün bu ateş bir miktar sönmüş görünse de sen buna aldanma.
İnsanoğlunun doğasında isyan vardır ve motosiklet bunun dışa vuruluş şekillerinin en güzellerinden biridir. Motosiklet bir ulaşım aracı değildir, bir isyan aracıdır, bunu kafandan çıkarma. Hayatın rutinlerine dikkat et oğlum.
Efendi ol ama içindeki serseriyi korumayı bil, akşam eve gelince takım elbiseni çıkarıp deri montunu giy. Her zaman kravatın olabilir ama hiç yuların olmasın, her zaman bir patronun olabilir ama hiç efendin olmasın. Eğer seni zincirliyorlarsa o patronu, arkadaşı ya da sevgiliyi dehleyip, kravatı çöz, kol saatini fırlatıp at, gemileri yakmayı bil.
Hayatımda tanımaktan keyif aldığım insanların neredeyse hepsi, günü geldiğinde hayatında radikal değişiklikler yaparken gözünü kırpmamış insanlardır. Ve bu insanların neredeyse hepsi motorcudur.

Motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet dostluktur.
Bir motosiklet grubuna mutlaka gir. O motosiklet grubunun içerisindeki bir kavgaya ise asla girme. Unutma ki insanın olduğu yerde sevgi de vardır, kavga da vardır. Toplumdan soyut yaşama, yolu paylaş. Ama kimliğini de kaybetme, yolunu şaşırma. Toplumun içinde dur, ama tek başına ayakta dur, sonuçta yol yalnız senin yolundur unutma.
Herkesle konuştuğun gibi, her tip motora da bin, tutucu olma. "Chopper gitmiyor, dönmüyor" diyenleri takma, altındaki V motorun ritmiyle dans etmeden isyanın ruhunu anlayamazsın. Sıkı bir enduroyla off-road yapmadan doğaya fazla kavuşamazsın. İbrende bir kez olsun 200'leri görmeden de adrenalin seni ilk defa içki içmiş 15 yaşındaki kız gibi sarhoş eder durur. Herkesi dinle ama hiç kimseye kulak asma. Motosiklet türlerinin her biri farklı amaçlarla üretilmiştir, birini seçeceksen seç, ama hepsiyle barışık ol, hiçbirinin fanatiği olma.

Motosiklete bin oğlum, çünkü ben hep motosiklete bindim.
Ve şu hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biri bu. Tek bir dakikasından bile pişman değilim ve iyi kötü her maceramın kıymetini bildim. Hayatta öğrendiğim birçok şeyi bu iki tekerlekli cansız makineden öğrendim.
Motosikletle yaşa oğlum ve aradan yıllar geçerse ve ben motosiklete binemeyecek durumda olursam, gel bana maceralarını anlat, nereleri keşfettiğini, kimlerle hırlaştığını, kimlerle dost olduğunu, hangi şarabı kiminle içip, hangi güneşi nerede batırdığını.
Eğer ben ölmüşsem de çok önemseme. Motor üzerinde ölmüşsem neden pişman olmadığımı anlayacak tek kişi sen olacaksın.
Eğer ölmemişsem şu pembeli kıza sor bakalım ablası var mı? Sana bırakacağım en büyük miras, işte bu hayat rehberi, motosikletli hayatın ta kendisidir.

Motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet hayatın ta kendisidir.

17 Ekim 2010 Pazar

Yağmurun Türküsü


Ey Yağmurun Kızı !
      Öyle bir yağmur yağdır ki
                                      inceden

Saçlarına düşenler
                         zümrüde dönsün
                    gözlerin gibi
              yosun saflığında


Yüzüne düştükçe göz kırpıştırdıkların ise
              elmasa
                    göz yaşların gibi
           saf ve berrak


Üstüme düşenler ise
              benim ateşimi söndürsün
     yeter !

                                        Şubat 1998

16 Ekim 2010 Cumartesi

Hard Rock Cafe Kabul


           Merhaba Hard Rock Cafe - Kabul FM dinleyenleri. DJ'iniz Vincent McAlpine sizlerle birlikte. Bundan sonra ara sıra burada canlı yayında olacağım ve sizlerle, ortak paydada buluşacağımızı düşündüğümüz şeyleri paylaşacağım. Bana kısaca Vince diyebilirsiniz. Yada hiçbir şey demeyip öylece dinleyebilirsiniz.
          Bugün şöyle bir düşündüm. (Şaşırmayın, ara sıra olabiliyor) Ben uzun süredir bir albüm dinlemedim. Gerçekten ama. Şu MP3 boku çıkıp yaygınlaştığından beri doğru düzgün bir CD veya kaset alıp, takıp şöyle dinlemişliğim yok. Evet MP3 player ım var (Reklamını da yapayım - yeni nesil IPod Shuffle) , ve playerın içine empeğüç leri tıkıp dinliyorum, ama asla o CD'nin, kasetin kabından çıkıp müzik setine girmesiyle, o ilk gelen notalara kulak kabartırken bookleti karıştırmayla aynı duygular değil...
          İşte bu farkındalıktan sonra, kendime "doldurma" bir CD yapmaya karar verdim. Aslında kaset yapmak isterdim ama, an itibarıyle elimde o donanım yok. (Gizli bilgi: İzmir'deki evde 1000den fazla orijinal rock temalı kasetim var :) Evet bir CD yapıcam ve bu CD tamamen track lerden oluşacak, ve o eski CDlerin tadını verecek. Ve tabii ki eskilerin tadını vermesi için de , "biraz-eski" rock şarkılarından oluşacak, belki de hiç duymadığın, yada uzun zamandır dinlemediğin...
          Peki madem bunu yapıyorsun, neden insanlarla paylaşmıyorsun Vince ? Peki o halde. Millet , sıkı durun. LET'S ROCK'N'ROLL.......


P.S.: Gördüğünüz üzere; üşenmedim oturdum, sizler için bir de albüm kapağı hazırladım. NE ? Çok mu kıytırık olmuş ? Hadi oradan. Nebçim uğraştım... :P

Legendary Rock Essentials


x. Lynyrd Skynyrd - Free Bird
x. MSG - Never Ending Nightmare
x. Deep Purple - Lay Down, Stay Down
x. Bachman Turner Overdrive: Roll On Down The Highway 
x. Thunder - Love Walked In
x. Great White - Once Bitten, Twice Shy
x. Foreigner - Dirty White Boy
x. ZZ Top - Gimme All Your Lovin'
x. Thunder - Gimme Some Lovin'
x. Van Halen - Jump
x. UFO - Doctor Doctor
x. Kansas - Carry On My Wayward Son
x. Journey - Don't Stop Believing
x. Toto - Hold The Line

Gelelim şarkıların başında neden x var ? Çünkü ben şarkıları sıralandırmak istemedim. Çünkü herkesin flow anlayışı farklı. Ben hızlı giriş, ortada yavaşlama ve çıkışta patlamaları severim. Başkası ters bir flow tercih ediyor olabilir.  O yüzden alın, istediğiniz gibi sıralayın.

Yalnız dediğim gibi, şarkıları lütfen mp3 değil de track olarak kaydedin. Yani bir CD'de en fazla 12-15 şarkı olsun ki beyin ve kulak şuursuzluğuna kapılmayın. Şarkıları nereden bulacağınızı da bana mı soruyorsunuz ? Artık onu da siz bulun canım. Hiç bulamadım ben, en azından dinleyeyim diyorsanız, bakacağınız yer : http://fizy.com olabilir.

Esenlikle kalın (Bu ne ya? TRT radyosu gibi)

Sıkı kalın, seks sizinle olsun ;)

13 Ekim 2010 Çarşamba

genel s.kleyici...

İnsanlar bişeyleri başardıklarını sandıkları anlara en çaresiz oldukları anlar çarpılırsa, hayatlarındaki en büyük çokluğa ulaştıklarını göreceğimizi düşünüyorum. Çünkü başarı, boşlugu getiriyor hayatlarımıza, amaçlanandan sonrasını hiç düşünmediğimizden beslenen bir gerçek. Sonrada hayat hakikaten çok zor diyoruz. Hakettiklerimiz sadece insanların bize verdikleri değildir, varoluşumuzdan dolayı doğan haklarımızdır ve bunlar için savaşmalıyız. Bu haklarımız hakkında sonra yazıcam.

Hiçkimse bize beslenmemizi, eğlenmemizi, uyumamızı, yürümemizi, koşmamazı söyleyemez. Söyleyenlerse bunu bir disiplin getirme çabası olduğunu soylerler. İçimizden gelen şeyler için suçlanmamalıyız. Kimsenin disipline ihtiyacı yok, özelliklede dışarıdan gelen bir etkiyle gelecek disipline. Her insanda bir otokontrol sistemi vardır ve bunlar bize nasıl yaşamamız gerektiği konusunda ipuçları verir. Bazılarımız travmatik olayları pozitif etkilere cevirirken, bazılarımız o travmayla boğuşmakta, boğuşanların çoğuda disiplin verilen insanlar, çünkü o travma anında içinden gelene karşı koyarak, disiplin getiricilerin düşüncelerine izin veriyorlar, şu anda bunu yapmalıyım, şunu yapmalıyım gibi düşüncelere dalıyorlar.

Örneğin; ölüme verdiğimiz tepkiler, bazılarımız ağlar bazılarımız metanetini korur, bazılarımız kendini kaybeder. Sonuçta verdiğimiz tepkiler hiçbirşeyi değiştirmez. Ağlayanlar, digerleri neden ağlamıyor diye düşünür, soğukkanlılar , neden ağlıyorlarki diye düşünür, kendini kaybedenler zaten kendilerini kaybetmişlerdir hiçbişey düşünemezler. İşte bu en çaresiz anlarda bile diğer insanların farklı tepkilerine yorumlarda bulunabiliyoruz. Bunun sebebi yine öğrendiklerimiz; ölümde ağlanır, doğum gününde salak gibi eğlenilir, iş yapılırken ciddileşilir falan filan... Halbuki insanları düşünmeden kendi içimizde yaşadıklarımız yansıtsak, anın hakkını daha çok vereceğiz.

Günümüzde en büyük amaç para ve söhret. Bunu elde edenlerinde nasıl bir boşlukta oldugunu görebiliyoruz. Hayat koçlarına verilen paralar, daha sağlıklı olmak için uğraşılar, daha güzel olmak için uğraşılar, salak salak sporlar, nasıl olsa param var diyip gereksiz harcamalar. Ayrıca hayat koçluğu nedir? Yahu bir insan bu kadar salak olmayı nasıl başarabiliyor? Ben yaşayamıyorum arkadaş gelde bana bikaç bişey öğret.. Bu mudur? İçimizden geldiği gibi davranmaktan neden bu kadar korkuyoruz? Kendilerini disiplin koyucuya o kadar alıştırmış ki insanlar gereksiz yerlerde bile buna ihtiyaç duyuyorlar. Hayatlarına karışmasına izin veriyorlar, kendi duygularını dizginlemek için herseyi yapıyorlar, sonrada mutluluk belkiyorlar. Mutluluk içinizdeki insandadır! Onun ihtiyaçlarına karşılık verin, ağlamak istiyorsan ağla, gülmek istiyorsan gül, bu kadar basit. Hayatta herşey basit ama zorlaştırmak daha kolay. Uf metafor oldu cümle. Zenginlere şunu söylemek istiyorum, en iyi hayat koçu uyuşturucudur, nasıl davranmanız gerektiğini soylemez, bastırılmış duygularınızı ortaya çıkarır, daha mutlu eder. Tabi bokunu çıkarmamak şartıyla yapmak lazım. Bir anda bende disiplin koyucu oldum :). Aman banane ya bokunu cıkarın sanki tohumunuza para saydım, parada benden çıkmıyor. Uyuşturucu kafasından uyanınca, ben ne yaptım pişmanlığı vardır. İşte tam orda insan doğasının, gerçek dünyada yaşamak istemediğini görüyorum. Çünkü içinden geldiği gibi yaşadığı zaman dışlandığı bir düzen var ortada ve içimizdeki insan bu dünyadan nefret ediyor, mutsuzluğumuzun sebebide bu zaten.

Tabiki içinizden geldiği gibi yaşayabiliyorsanız, uyuşturucuya gerek yoktur!

8 Ekim 2010 Cuma

Babarazzi

Zürriyet Magazin -  CHP İstanbul İli Teşkilat Başkanı Berhan ŞİMŞEK : "Evet, Vicky Christina Barcelona filmindeki rol için ilk teklif bana geldi. Ancak Penny ile aşk yaşadığım doğru değil" açıklamasında bulundu. Kemal Kılıçdaroğlu'nun referandumda e-posta hatırlatma sorusunu hatırlayamamasından dolayı oy kullanamaması hakkında yorum yapmayan Şimşek, "İlhan MANSIZ'ın Roberto CARLOS'a yaptığı hareketi unutamıyorum" dedi... (Haber:Vincent McAlpine)

İzlenible...

6 Ekim 2010 Çarşamba

siyasi saçmalama...


Biz neden her zaman başkalarının ellerine bakıyoruz?...


Avrupa birliği, abd, israil, iran neden bizi etkiliyorlar? hadi iranı anlıyorum sonuçta komşumuz normal olan bu... ama diğerlerinin ellerine bakmamızın sebebi, kendimize ait bir siyasetimizin, bakış açımızın ve ileri görüşümüzün olmayışı, kısacası herhangi bir durşumuzun olmayışı... avrupalılar yıllarca bizden çekindi...
çünkü biz tehlikeliydik onlar için.
Şimdi gelelim karşılaştırma testine.. :). onların oyunları ve bizim oyunlarımız... satranç(tabiki doğudan cıkma bir oyun oldugunu biliyorum , mesele o deil, mesele ne kadar deger verildigi..)... satrancı bilenler bilir, öyle hemen bitmez, hemen herşeyi yapamazsın. bazen hamlelerin karşındakinin ağzını sulandırmalıdır, bazen tavizler vermek zorundasındır... ta ki karşınızdaki, bazı şeyler elde ettiğini düşünüp, konsantrasyonunu azaltana kadar... biz işte o karşıdaki oyuncuyuz... halbuki atasözlerimiz bile var, bu stratejileri bize işaret eden..."kaşıkla verip kepçeyle almak" gibi... işte bize bazı şeyler kaşıkla veriliyor bizde hevesleniyoruz ama kar-
şılığında kepçe ne zaman çıkacak diye düşünmüyoruz... avrupa hala satranç oynuyor... belkide en yaygın oyun satranç. okullarında dersleri veriliyor falan...

Avrupanın oyununu biraz anlattım...şimdi sıra geldi bize... bizde en yaygın oyun nedir tahmin edin...tavla!! evet kabul ediyorum tavlada düşünme gerektiren, strateji gerektiren bir oyun ama bu bölüm daha sonra geliyor.. neden sonra mı geliyor? tabi ki önce zarları atmalısınız yani şans faktörü... bizim sorunumuz işte bu. önce şansa bir şeyler sallıyoruz ya tutarsa diye, sonra onun üzerine oyunumuzu oynuyoruz, stratejimizi geliştiriyoruz... tamam buraya kadar da anlaşılabilir bu durum... ama biliyorsunuz tavlada oyununuz zarları karşınızdakine verene kadardır. Sonraki zarı bilemezsiniz yani stratejileriniz kısa sürelidir... diğer bir deyişle duruşumuzun olmamasının sebebi budur. şimdi karşılaştıralım... öyle bir masa düşünün ki bir tarafı tavla bir tarafı satranç... karşımızdaki bize şah çekiyor bizde zarları atıyoruz hadi kemik diyerek umut ediyoruz...işe yarar bir zar gelsin diye...

Birde biz osmanlı zamanında satrancı çok iyi oynamışız diyenler var... sanırım onlarada başka bir oyunu örnek göstermek zorundayım. poker!! osmanlı avrupaya karşı çoğunlukla poker oynadı. eger oyun istediği gibi gitmezse rest çekti... neyseki eli her zaman güçlüydü... çünkü bilen bilir pokerde önündeki para ne kadar yüksekse masaya hakim olmanda o kadar kolay olur... buna güvenen osmanlı girdiği her savaş restinden galip ayrıldı, tabi bazı istisnalarda oldu, olmadı değil... galiba satrancı ve pokeri en iyi oynayanlar viyanalılar... çünkü ikisinde de yenemedik onları... tavla oynayalım diye kuşattık kaç kere ama tavla oynamadılar bizimle, ya poker ya satranç dediler... sonuç ortada...